MÜJDE IŞIL – HABER MERKEZİ Yıllarını doğaya adayan fotoğrafçı ve belgesel yönetmeni Burak Doğansoysal, “Anadolu Kadim Doğa” belgesel serisinde zengin coğrafyamızın görsel envanterini çıkarttı. Dört sene süren çalışmayla hayata geçen, Amsterdam ve Bangkok gibi birçok uluslararası festivalden ödüllerle dönen çalışmasını kendisinden dinledik.
■ Daha önce Yaren Leylek ile Adem Amca’nın dostluğunu belgelemiştiniz. Doğa ve insan ilişkisinin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ilişki coğrafyaya göre farklı mı?
Doğa ve insan ilişkisi bugün ne yazık ki oldukça kırılgan bir noktada. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu ölçüde bu ilişki zarar görüyor. Yaren Leylek ile Adem Amca’nın hikâyesi aslında bize çok temel bir şeyi hatırlattı: Doğayla bağ, karşılıklı saygı ve süreklilik üzerine kurulduğunda hâlâ mümkün. Dünyada yaban hayatıyla insanların bir arada uyum içinde yaşamaya devam ettiği örnekler var. Bu ilişki elbette coğrafyaya göre değişiyor. Bazı toplumlarda doğa, yalnızca tüketilecek bir kaynak gibi algılanıyor. Anadolu’da ise geçmişte doğayla çok daha dengeli bir ilişki kurulmuş. Ancak modernleşme ve hız çağında bu bağ maalesef giderek zayıflıyor. Yine de Anadolu’nun birçok köyünde, yaylasında, kırsalında hâlâ umut veren hikâyelerle karşılaşmak mümkün.

■ “Anadolu Kadim Doğa” belgesel serisi fikri nasıl ortaya çıktı?
Dünyanın farklı coğrafyalarında çalışırken bir gün kendi topraklarımda da kapsamlı bir belgesel yapma düşüncem hep vardı. Anadolu’yu çoğunlukla tarihiyle anlatıyoruz ama onun doğası da en az tarihi kadar kadim. Dağları, bozkırları, sulak alanları, göç yolları ve bu coğrafyada binlerce yıldır varlığını sürdüren türler… Bunların büyük kısmı görsel olarak kayıt altına alınmamış durumda.
■ Anadolu coğrafyasının görsel envanterini çıkartırken sizi en çok etkileyen ve şaşırtan ayrıntılar nelerdi?
En çok etkileyen şey, çeşitliliğin inanılmaz boyutuydu. Aynı gün içinde hem step ekosistemini hem sulak alanı hem de orman dokusunu gözlemleyebildiğiniz çok az coğrafya vardır dünyada. Beni en çok şaşırtan ayrıntılardan biri, bazı türlerin yoğun insan baskısına rağmen hâlâ hayatta kalma mücadelesini sürdürüyor olması. Küçücük bir sazlık parçasının onlarca canlı için nasıl hayati bir alan olabildiğini sahada birebir görmek insanın bakışını tamamen değiştiriyor. Bazen bir kayanın gölgesi, bazen ölü bir ağacın kovuğu koca bir yaşam döngüsünün merkezi olabiliyor.
■ Nesli tehlike altındaki türlerin korunmasına yönelik önerileriniz neler?
Koruma meselesinin yalnızca yasaklarla çözülebileceğine inanmıyorum. En önemli unsur toplumsal farkındalık. İnsan, tanımadığı ve bağ kurmadığı hiçbir şeyi korumuyor. O yüzden de sloganımız “Korumak için tanımak lazım.” Yerel halkın sürece dâhil edilmesi çok kritik. O bölgede yaşayan insanlar, doğayı korumanın bir yük değil, bir değer olduğunu hissetmeli. Ayrıca bilim insanları, belgeselciler, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının ortak bir dil kurması gerekiyor. Belgesellerin burada çok önemli bir rolü var. Çünkü bir canlıyı sadece “nesli tehlike altında” olarak değil, bir hikâyenin kahramanı olarak anlatabildiğimizde, izleyiciyle gerçek bir bağ kuruluyor.
‘Anadolu dünya mirasının parçası’
■ Belgesel yurt dışında hedeflediğiniz ilgiyi gördü mü?
Yurt dışında en çok aldığımız geri dönüş şu oldu: “Bu kadar zengin bir doğaya sahip olduğunuzu bilmiyorduk.” Anadolu genellikle tarihsel mirasıyla tanınıyor; doğa çeşitliliği ise çoğu zaman gölgede kalıyor. Belgesel, izleyicilerde şaşkınlık kadar hayranlık da uyandırdı. Özellikle Anadolu’nun bir geçiş coğrafyası olması, Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir doğa köprüsü oluşturması uluslararası izleyicinin çok ilgisini çekti. Bu da bize şunu gösterdi: Anadolu’nun doğası sadece bize ait bir değer değil, dünya mirasının önemli bir parçası.


