Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet.com.tr – Türkiye’de tarihsel dönemde patlamalar yapmış ve bulundukları coğrafyayı şekillendirmiş pek çok volkan bulunuyor. Ülkemizdeki krater gölleri, volkanik kayaçlar ve volkanik tepeler bunun bir göstergesi. Öyle ki bir ülkenin jeotermal kaynaklar bakımından zengin olması, yalnızca bölgedeki sismik aktivitenin bir göstergesi değil aynı zamanda volkanik hareketliliğin de söz konusu olduğunu işaret edebilir. Ancak ne yazık ki volkanlar depremlerden farklı işaretleri patlamadan önce verse de bunun için gerekli sistemler kurulmadığında, tıpkı 1840’ta Ağrı’da yaşanan felaket gibi tarihe acı lekelerle yazılabiliyor. 2 Temmuz 1840’ta Ağrı’da yaşanan deprem ve peşinden gelen volkanik patlama bin 900 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı. Deprem ve patlamalardan etkilenen bölgelerde yapılar yerle bir olmuş ve kısa süreliğine de olsa bölge terk edilmişti. Ancak volkanik patlamalar beraberinde verimli mineralleri getirdiğinden, tarım için vazgeçilmez noktalar olan dağ eteklerinde yeniden köylerin kurulması uzun sürmemişti. Aslında o köyler ve canlanan hayat, bir sonraki patlamaya kadar yaşamak üzere kurulmuştu. Çünkü Ağrı ve Tendürek için ‘ölü volkan’ demek mümkün değildi. Patlamaları halinde bölgede yaşayanları olumsuz etkileyebilme potansiyelleri vardı. Üstelik dünya üzerindeki bazı patlamalar sadece o bölgeyi değil kıtaları dahi etkileyebilecek potansiyelde olabiliyordu. Endonezya’daki Tambora Dağı’nın 1815’teki aktivitesi de bunun kanıtıydı. O yıl geçici olarak bir iklim değişikliği yaşanmış ve Anadolu’ya hiç yaz gelmemişti. Ankara’nın merkeziyle Tambora arasında 10 bin 182 kilometre olduğu düşünüldüğünde, bu kulağa ilginç gelse de gerçekti. Peki ülkemizdeki volkanlar? Patlama tehlikesi olan volkanlar var mı? Konya Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kürşad Asan, Türkiye’nin volkanlarını Milliyet.com.tr’ye anlattı.

‘Yazsız yıl’ın yapay zeka tarafından oluşturulan temsili görseli.
YAZ GELMEDİ SEBZE YETİŞMEDİ: ENDONEZYA’DA PATLAYIP ANADOLU’YU YAKTI!
1815’in nisan ayı tarihin en büyük patlamalarından birine gebeydi. Endonezya’da bulunan Tambora Yanardağı alarm veriyor ve patlayacağı güne kadar birkaç yüzyıl sürmüş olan sessizliğini bozmaya hazırlanıyordu. 10 ile 15 Nisan günleri arasında yaşanan patlama, tarihin en büyük volkanik patlaması olmak üzereydi. Öyle ki böyle bir stratovolkan, yani lavın püskürmesiyle başlayan ve kül ve cüruf katmanları üreten patlayıcı bir olayla devam eden patlamalar, dünyayı da önemli ölçüde etkileyebilirdi. Sadece patlamanın olduğu bölge değil, binlerce kilometre ötesi de yayılan kül bulutlarıyla hiç yaşanmamış olaylara sahne olabilirdi. Endonezya’daki Tambora’da da benzer bir patlama yaşanmış, dünyanın pek çok noktası sonraki yıl yaz mevsimini hiç görmemişti. 12 aylık bir kış dönemine benzeyen süreç, Anadolu’yu da vurmuştu. Pek çok noktada olduğu gibi Türk topraklarında da sebze ve meyve yetişmiyor, soğuk havalar kış mevsimini yaz aylarına taşıyordu. Bu geçici bir iklim değişikliği olarak değerlendiriliyor olsa da süreç boyunca yaşananlar kalıcı izler de bırakıyordu.

Tambora Volkanı ve patlamasıyla çevresinde oluşan çöküntü.
Patlama, Endonezya’daki tüm bitki örtüsünü yok etmişti. Kökünden sökülmüş ağaçlar, bölgeye ve denize yayılmıştı. 1 ve 3 Ekim arasında, İngiliz gemileri Fairlie ve James Sibbald, Tambora’nın yaklaşık 3 bin 600 km batısında yayılan volkanik kayaçları rapor etti. 23 Nisan’da bile gökyüzünü hala kalın kül bulutları kaplıyordu. Patlamalar 15 Temmuz’da durmuş olsa da duman emisyonları 23 Ağustos’a kadar gözlemlendi. Aktivite Ağustos 1819’da yeniden başlamış olsa da ilk patlamadan çok daha küçük etki yaratmıştı. Bu da 1815 patlamasının bir parçası olarak kabul edilmişti. İnce kül parçacıkları 10 ila 30 km yüksekliklerde birkaç yıl kalmıştı. Boyuna rüzgarlar bu ince parçacıkları dünyanın dört bir yanına yayıyor ve Endonezya’da yaşanan patlama tüm dünyayı üzerinden yıllar geçse de etkilemeye devam ediyordu. 1815’in 28 Haziran ve 2 Temmuz ile 3 Eylül ve 7 Ekim günleri arasında Londra’da uzun ve parlak renkli gün batımları ve alacakaranlıklar görüldü. Alacakaranlık gökyüzünün parıltısı tipik olarak ufka yakın yerlerde turuncu veya kırmızı, yukarıda ise mor veya pembe görünüyordu. Rus edebiyat grubu Petroeschevsky’nin toplam 88 bin ölüm olduğuna ilişkin raporları tüm dünya tarafından kabul edildi. İklim bir süre sonra düzelse de ölenler geri gelmemek üzere dünyadan ayrılmıştı.
1812’de Tambora gürlemeye başlamış ve koyu renkli bir bulutu beraberinde getirmişti. 5 Nisan 1815’te ise devasa bir patlama ve ardından bin 400 km uzaklıkta gök gürültülü patlama sesleri duyulmuştu. 6 Nisan sabahı, Doğu Java’da volkanik kül yeryüzüne yağmaya başladı ve 10 Nisan’a kadar hafif patlama sesleri sürdü. Sesler 2 bin 600 km’den fazla uzaklıkta duyuluyordu. Modern araştırmalarda ise seslerin 3350 km’den uzakta bile duyulduğunu gösteriyordu. 1815’in 10 Nisan günü saat 19.00 sularında patlamalar şiddetlenmişti. 3 duman yükseldi ve bunlar gökyüzünde birleşti. Dağın tamamı akışkan ve ‘sıvı ateş’ diye tanımlanan bir malzemeyle kaplandı. Çapı 20 santime kadar büyüyen ponza taşları saat 20.00 civarında yağmaya başlamıştı. Saat 21.00 ila 22.00 sularında kül yağışı başladı. Kısa süre sonra, Sangar Köyü’nü vuran, her evi yıkan ve büyük ağaçlar da dahil olmak üzere karşısına çıkan her şeyi havaya savuran şiddetli bir kasırga yaşandı. Tambora Köyü tamamen yok oldu. 10 Nisan’da Endonezya takımadalarının kıyılarını tsunami vurdu. Tsunami sebepli ölümlerin 4 bin 600 kadar olduğu tahmin ediliyor.

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜKLERİ STRATOVOLKAN! GÖRÜNTÜSÜ GÜZEL, SONU KÖTÜ MÜ?
Tambora Yanardağı, bir stratovolkandı. Yani patlamasıyla büyük bir alanı etkileyor, başta alevlerle süslenmiş gibi görünse de olumsuz sonuçları diğer volkan türlerine göre daha ağır olabiliyor. Peki ülkemizdeki bazı volkanların da Tambora gibi stratovolkan olması, benzer sonuçlar doğuran patlamalara neden olabilir mi? Prof. Dr. Kürşad Asan stratovolkanlara ilişkin, “Ülkemiz, Alp–Himalaya kuşağı üzerinde yer alması nedeniyle jeodinamik açıdan oldukça hareketli bir bölgede konumlanır. Bu durum, Türkiye’de volkanik faaliyetlerin ve volkan çeşitliliğinin farklı örneklerle temsil edilmesini mümkün kılar. Bu çerçevede, bilinen ana volkan tiplerinin büyük kısmına ülkemizde rastlamak mümkündür. Özellikle dikkat çekici olan grup ise stratovolkanlardır. Türkiye, topoğrafik olarak yüksek ve dik yamaçlı stratovolkanlara sahiptir. Bu volkanlara başlıca Ağrı Dağı, Erciyes Dağı ve Hasan Dağı örnek olarak verilebilir” diyor. Ülkemizdeki stratovolkanların etkileri Tambora’daki gibi küresel boyutlara ulaşmamıştı. Sınırlarımızdaki stratovolkanlar genellikle yerel ölçekte jeolojik değişimlere neden olan patlamalar yapmış ve krater gölleri, lav alanları, toprak verimliliği gibi yerel ekosistem ve tarım üzerinde etkileri olmuştu. Bunun yanında, Türkiye’nin bazı bölgelerinde jeotermal enerji kaynakları bakımından zengin volkanik alanlar öne çıkar. Bunlar arasında Karadağ, Göllü Dağı gibi noktalar bulunuyor. Bölgesel sıcak su kaynakları ve jeotermal enerji üretimine olanak tanıyan jeotermal kaynaklar da stratovolkanların binlerce yıl öncesinden yarına miras bıraktığı doğal oluşumlardı. Peki olası bir patlamada, ülkemizdeki volkanlar önceden sinyal verecek mi? Püskürmenin yıkıcı sonuçlarına karşı ne gibi önlemler alınabilir? Prof. Dr. Kürşad Asan bu soruların yanıtlarını ve ‘sonsuz gücü olması halinde volkanlarla ilgili ilk atacağı adımı’ da şöyle açıkladı:
“Volkan izleme tek bir ölçümle değil, sismoloji, yer deformasyonu, gaz-jeokimya ve termal/uzaktan algılama verilerinin birlikte değerlendirilmesiyle yapılır. Tek bir veri türüyle ‘püskürme olacak’ demek doğru değildir. Volkan izleme ve erken uyarı çok disiplinli bir süreçtir. Ancak şunu da özellikle vurgulamak gerekir: Bazı volkanlar belirgin ve uzun süreli sinyaller vermeden de püskürebilir. Yani her zaman günler, haftalar öncesinden net bir ‘alarm’ beklemek doğru değildir. Bu nedenle volkan izleme, sadece ‘püskürmeyi gün ve saat olarak tahmin etmek’ için değil, olasılıkları yönetmek, riskli senaryolara hazırlık yapmak ve afet planlamasını güçlendirmek için yürütülür. Şehir planlamasında temel yaklaşım, önce volkanik tehlike haritası (lav akıntısı, kül, lahar, gaz, heyelan vb.) üretmek, sonra imar kararlarını bu zonlara göre kademeli biçimde sınırlamak ve kritik altyapıyı riskten uzak konumlandırmaktır. Sonsuz gücüm olsa ilk işim, Türkiye’deki volkanik alanlarda çok parametreli, gerçek zamanlı ulusal bir volkan izleme ve erken uyarı ağı kurmak olurdu. Çünkü doğru veri olmadan risk yönetimi ve doğru iletişim mümkün değildir.”

Ağrı Dağı
TÜRKİYE’NİN VOLKANLARI NE SÖYLÜYOR? ‘İZLENMEYEN TEHLİKEYİ BİLEMEYİZ’
Türkiye’deki 10 aktif volkanın jeolojik ve tarihi kayıtları dikkat çekici ipuçları veriyordu. 10 volkanın birkaç tanesi büyük patlama potansiyelini işaret ediyordu. Üstelik 4 milyondan fazla insanın aktif bir volkanın 30 km yakınında, 15 milyondan fazla insan ise 100 km yakınında yaşadığı göz önünde bulundurulduğunda, olası bir patlamada milyonlarca insanın olumsuz etkileneceği anlaşılıyordu. Özellikle Kayseri ve Diyarbakır gibi birçok şehir, volkan patlaması tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Volkanik riskin küresel dağılımına ilişkin bir değerlendirmede ise Türkiye, volkanik olarak aktif 95 ülke arasında genel volkanik tehdit açısından 14’üncü sırada yer alıyordu. Yani volkanik bölgelerde nüfus yoğunluğu fazla ve olumsuz etkilenme potansiyeli de yüksekti. Türkiye’deki son büyük volkanik felaket, 1840’ta Ahura Köyü’nü yok eden Ağrı Dağı patlamasıydı. Patlama sonucu bin 900 kişi yaşamını yitirmişti. Yapılan araştırmalarda küresel istatistiklere ve Türkiye’deki patlama kayıtlarının ön analizine dayanarak, bu yüzyılda büyük bir patlama olasılığı yüzde 70 olarak değerlendiriliyor. Türkiye son 2000 yılda potansiyel yıkıcı bir patlamanın kaydedildiği bir volkana 50 km’den daha az mesafede bulunuyor. Bu da gelecekte yıkıcı patlamaların mümkün olduğu anlamına geliyordu. Peki Prof. Dr. Kürşad Asan, Türkiye’nin volkanik tehlike durumunu nasıl değerlendiriyor? Prof. Dr. Asan bunu açıklayarak sözlerini noktaladı.
“Bu tür çalışmalar, Türkiye’deki volkanik riskin yalnızca jeolojik tehlikeden değil, aynı zamanda nüfusun ve kritik altyapının volkanik alanlara yakınlığından kaynaklandığını vurguluyor. ‘Aktif volkan’ ifadesi ise çoğu zaman ‘yakında patlayacak’ anlamında değil; son 10 bin yılda (Holosen) aktivite göstermiş volkanik sistemleri ifade eden bilimsel bir tanım olarak kullanılıyor. Tarihsel kayıtlarda Ağrı gibi örnekler, volkanik süreçlerin nadir de olsa ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösterirken, risk sıralamalarında Türkiye’nin üst sıralarda yer alması büyük ölçüde maruziyetin yüksek olmasına bağlıdır. Bu nedenle en doğru yaklaşım, ‘kesin patlama olacak’ şeklinde yargılar üretmek değil, izleme ağlarını güçlendirmek, tehlike haritaları hazırlamak ve şehir planlamasında özellikle ikincil volkanik tehlike alanlarını dikkate almak olmalıdır. Kısacası mesele panik değil, veriye dayalı izleme ve planlama ile riskin yönetilmesidir. Ağrı, Nemrut ve Tendürek gibi bazı volkanlar tarihsel aktivite kayıtları nedeniyle izleme önceliği taşır. Ancak bu, yakın vadede bu volkanlarda püskürme olacağı anlamına gelmez.”


