ABD ile İran arasındaki olası görüşmelerin İslamabad‘da gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, bu satırların yazıldığı an itibarıyla belirsizliğini koruyor. Amerika, müzakerelere katılma konusunda istekli olduğunu ifade ederken, İran tarafı kesin bir karar vermemeyi tercih ediyor. İran’ın Pakistan’a müzakereciler göndermeyeceği yönündeki açıklamalar, genellikle resmi ajanslar üzerinden yapılıyor. Ancak, yetkililer bu konuda kesin bir açıklama yapmaktan kaçınıyorlar.
ABD, İslamabad’daki ikinci tür görüşmelere yönelik olarak dün dört uçak dolusu heyet ve güvenlik birimlerini Revalpindi Havaalanı’na gönderdi. Pakistan‘ın aldığı olağanüstü güvenlik önlemlerinin yanı sıra, hem İran hem de ABD’nin ek özel güvenlik tedbirleri alması dikkat çekiyor.
Bu görüşmelerden umutlu olduğumu belirtmek isterim. Ancak, mevcut durum ABD’nin sunduğu gibi tozpembe değil. İki ülke arasında yaklaşık yarım asırlık bir düşmanlık ve güvensizlik mevcut. Bu durumun aşılması zaman alacak. Ayrıca, ABD’nin tutarsız ve üst perdeden davranışları, İranlı yetkililerin de ifade ettiği gibi diplomasiyi bir tür sirk oyununa dönüştürüyor.
***
ABD ve İran’ın öne sürdüğü şartlar, sanıldığı kadar uzlaşmaz değil. ABD, asıl amacını perdelemek için nükleer program ve zenginleştirilmiş uranyumun durumu ile Hürmüz Boğazı‘nın açılması konularını öne çıkartıyor. İran da benzer şekilde, kendi gerçek hedefleri yerine ikincil konular olan Hürmüz ve nükleer programı öne sürüyor.
Oysa bu meselelerde ABD ve İran’ın uzlaşması oldukça kolay. Her iki taraf da nükleer silah programının olmaması konusunda hemfikir. Sivil nükleer program konusunda da benzer bir görüşe sahipler. Zenginleştirilmiş uranyumun geleceğiyle ilgili tartışmalar, burada kamuoyuna yönelik bir zafer elde etme çabası için sürdürülüyor.
Hürmüz konusuna gelince; İran ve ABD, “Memorandum of Understanding/MoU” yani “mutabakat zaptı” konusuna oldukça yakınlar. Yani, asıl anlaşmaya ulaşana dek müzakerelerin devam etmesi için geçici bir uzlaşma sağlama konusunda istekli görünüyorlar. İlk görüşme de bunu göstermiş durumda. Her iki taraf da “kazanamayacakları bir savaşla kaybetmeyi göze alamayacakları” “bir barış süreci” ile karşı karşıya.
***
Eğer bir uzlaşmaya varırlarsa, hem İran hem de ABD kazanmış olacaktır. İran, siyasi ve ekonomik meşruiyet ve askeri açıdan tam güvenlik arayışında. ABD ise jeopolitik hedeflerine ulaşmayı umuyor. Dolayısıyla, uzlaşamazlarsa her iki taraf da ağır kayıplar yaşayacak. Bu durumda kazananlar Çin ve Rusya olacaktır.
Amerikan müesses nizamı bu bağlamda İran konusunu sadece savaştan ibaret görmüyor. İran’ı askeri yöntemlerle masaya oturtmanın zor olduğunu anladı ve bu nedenle diplomasi ile ekonomik faktörleri öne çıkarıyor. Görünen o ki, ABD, İran’ı sisteme entegre etme konusunda oldukça kararlı. Başka bir seçeneği de yok. Batı Asya, Ortadoğu, Kafkasya, Hazar Havzası, Orta Asya, Türk dünyası ve Hint Okyanusu gibi bölgelerde Rusya ve Çin‘e karşı avantaj elde etmenin yolu, İran ile uzlaşmak ve İran coğrafyasının sağladığı avantajlardan yararlanmaktan geçiyor.
Bu nedenle, ABD’nin İran coğrafyasının jeopolitik öneminden elde edeceği faydalar, Tahran’daki rejime vereceği tavizleri fazlasıyla telafi edecektir. Bu hedefe ulaşmak için, ABD ancak iki yönlü müzakere seçeneğindeki sopa ve havuç stratejileri yerine “pastanın paylaşımı” ile nitelenen üçüncü yol seçeneğini devreye sokarak ilerleyebilir. Amerikan tarafı bu seçeneği kabul edene kadar çatışmalar ve diplomatik restleşmeler sürecektir. Çünkü bu reel-politik gerçekler, hem ABD’nin hem de İran’ın irrasyonel talepleri ve ideolojik beklentilerini aşan bir determinizme işaret ediyor. Gidişat da bunu açıkça gösteriyor.


