Körfez bölgesindeki çatışmalar, aslında ABD’nin İran’ı uluslararası sisteme entegre etme çabalarının bir yansımasıdır. Bu hedefe ulaşmak için savaşmadan da ilerleyebilirdi. Ancak İsrail’in provokasyonunaoyalama taktiğine başvurduğunu, diğerleri ise ABD’nin bu savaşı kaybettiği görüşünde birleşiyor.
Körfez ülkeleri, savaşın getirdiği olumsuz etkilerle birlikte, bu savaşın gereksiz olduğuna inanmaktadır. Mevcut tablo, avantajın İran’dan yana olduğunu gösteriyor. Sivil ve dini otoritelerin zayıfladığı İran’da, rejimi elinde tutan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) içindeki radikal kanat güçlenmiştir.
Ayrıca, Financial Times gazetesinin Vortexa adlı yük takibi şirketinin verilerine dayanarak verdiği haberlere göre, ABD’nin deniz ablukasını başlatmasından bu yana İran ile bağlantılı en az 34 tanker Körfez’e giriş veya çıkış yapmayı başarmıştır.
Bu da, ABD’nin Umman Körfezi’nde uyguladığı abluka ile İran’ı Hürmüz Boğazı’na hapsetme stratejisinin pek de başarılı olmadığını ortaya koymaktadır.
***
ABD’nin en büyük hatası, Tahran’ın bu savaştaki stratejik değişimini göz önünde bulundurmaması oldu. Amerikan yönetimi, önceki 12 Haziran savaşında olduğu gibi, olası bir çatışmada İran’ın sadece İsrail’e saldıracağını düşünmüştü. Oysa İran, 28 Şubat’ta başlayan ikinci savaşta yalnızca İsrail’i değil, aynı zamanda ABD’nin Körfez’deki üslerini ve Körfez ülkelerinin jeo-ekonomik hedeflerini de hedef almıştır.
İran’ın misilleme kapasitesi göz ardı edildi. ABD’nin Körfez’deki radar sistemlerinin işlevsiz hale gelmesi ve ABD uçaklarının füzelerle vurulması, dengeleri değiştiren unsurlar arasında yer aldı. İran’ın füze stokları hakkındaki istihbarat, beklenildiği gibi çıkmadı.
ABD ve İsrail mühimmat sıkıntısı yaşarken, İran’ın cephane stoklarının hala tükenmediği anlaşıldı. Ayrıca İran, tüm kuşatma ve baskılara rağmen, cephane yenileme konusunda ABD ve İsrail’e kıyasla daha hızlı bir kapasiteye sahip.
Bu durum, savaşlarda en belirleyici faktörün sahip olunan silahların değil, tükenen cephaneliği yenileme ve üretimini sürdürebilme kapasitesi olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.
İran’ın elini güçlendiren bir diğer unsur ise, Hürmüz Boğazı kartının yol açtığı küresel ekonomik sarsıntının yanı sıra, Amerikan tarafında olumsuz yansımaları olan başka etkenlerin de ortaya çıkmasıdır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir…
Direniş ekseni olarak adlandırılan İran’a yakın vekil güçlerin Irak, Yemen ve Lübnan’da gerçekleştirdiği eşgüdümlü saldırılar.
Ayrıca, ABD içinde ve dışında hızla artan savaş karşıtı sesler ve Pentagon’daki farklı görüşlerin Amerikan askeri karar alma mekanizmasında yol açtığı çatlaklar da dikkate değerdir. İran muhalefetine dair yanlış değerlendirmeler de bu durumu etkileyen unsurlar arasında yer alıyor.
***
Şu an itibariyle önümüzde üç seçenek bulunmaktadır. İlki ABD faktörü… ABD, hızlı bir çözüme ihtiyaç duyuyor.
Yarım bir barış bile olsa, Amerikan tarafı kasımdaki ara seçimlerden önce ve ekonomik durum daha da kötüleşmeden İran ile bir uzlaşıya varmak istiyor.
İkincisi İran faktörü… Tahran, coğrafi gücüne dayanarak zamana oynamayı tercih ediyor. Yıpratma savaşını uzatarak Hürmüz kozuyla ABD üzerindeki iç ve dış baskıyı artırmayı amaçlıyor.
Bu şekilde, ABD ile uygun şartlarda bir anlaşma yapabileceğini düşünüyor.
Üçüncüsü ise İsrail faktörü… İsrail, hiçbir uzlaşıdan yana değil. Savaşın, İran rejimi çökene ve ülkenin parçalanana kadar devam etmesini arzuluyor. ‘Use it or lose it/fırsat bu fırsat’ stratejisiyle hareket eden İsrail, ‘Ele geçen imkânı kullanmazsan kaybedersin’ anlayışıyla kaosu mümkün olduğunca derinleştirmeyi hedefliyor.
Üç faktörlü bu savaşta zaman, aslında üç aktörün de aleyhine işlemektedir. ABD ve İran, en azından zevahiri kurtarabilirler. Ancak İsrail için savaşın sürmesi veya bir anlaşmayla sonuçlanması durumu değişmeyecektir. Yenilginin faturası İsrail’e kesilecektir. Zaten ABD’deki siyasi ve toplumsal hava da bunu gösteriyor. Trump kabinesindeki Pete Hegseth gibi savaş yanlısı siyonistlerin güç kaybetmesi, JD Vance gibi savaş karşıtı isimlerin öne çıkmasına neden oldu.
Amerikan kamuoyundaki İsrail karşıtlığı giderek artmakta ve bu eğilimin gelecekte daha da güçlenmesi beklenmektedir. Bu bağlamda, siyonistlerin sadece Ortadoğu’da değil ABD’de de zor günler geçirmesi kaçınılmaz görünmektedir.


