MÜJDE IŞIL – Bazı filmleri tarif etmek zordur. Anlatması daha da zordur çünkü verilen her bilgi sürprizleri bozarak filmin seyircide bırakacağı etkiye zarar verebilir. “Sırat” tam da böyle bir film. Gerçekten de son zamanların en çarpıcı filmi olabilir. Çünkü her adımıyla seyirciyi sarsıyor ve şaşırtıyor. Pedro Almodóvar, Michael Mann ve Luca Guadagnino gibi pek çok anlı şanlı sinemacının “Sırat”ı 2025’in en sevdikleri filmlerden biri olarak söylemeleri boşuna değil.
İspanya’nın Oscar adayı olan film, adını sırat köprüsünden alıyor. Bilindiği ve filmin başında da açıklandığı üzere sırat köprüsü, saç telinden ince ve kılıçtan keskindir; insanın cennete girebilmesi için o köprüyü geçmesi gerekir. Oliver Laxe’ın filmi, sırat köprüsünü bu dünyaya taşıyor, daha doğrusu ‘O köprü zaten yaşadığımız dünyada var,’ diyor.
“Sırat”, sırra kadem basan kızı Mar’ı bulmak için İspanya’dan Fas’a oğlu Esteban ile birlikte gelen Luis’in hikâyesini anlatıyor. Çöldeki müzik partisinden başlayıp uzun bir yol filmine dönüşüyor. “Sırat” tam anlamıyla bir atmosfer filmi. Olağanüstü ses tasarımı ve görüntü yönetimiyle karakterlerine de seyirciye de cehennem yolculuğu yaşatıyor. Filmin kıyamet sonrasını andıran görsel dünyasına bir de yol boyu yaşanan engeller eklenince çarpıcılığı daha da artıyor. Senaryo açısından ise hem avantajları hem de dezavantajları var. Luis ve Esteban’ın motivasyonlarını bilsek de genel olarak karakterleri yakından tanımamıza izin vermiyor senaryo. Karakterlerin geçmişleri ve neden şimdi sırat köprüsünden geçmek zorunda kaldıklarına dair ikna edici veriler yok filmde. Dolayısıyla köprüyü geçemeyenler ile geçenlerin neye göre cezalandırıldıklarını ya da ödüllendirildiklerini anlamlandırmak zorlaşıyor. İşe politik açıdan bakarsak İspanya’nın sömürdüğü Fas üzerinden bir nevi kefaret arayışı olarak okunabilir film. Ama böyle baktığımızda da diğer karakterlerin durumu yine boşlukta kalıyor. Yine de filmin görsel ve işitsel ihtişamı, senaryodaki boşlukların üstünü örtebiliyor.

Hayata tekme
Mary Bronstein’in yazıp yönettiği “Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim”, kocasının yokluğunda hasta çocuğuna tek başına bakan Linda’nın hikâyesini anlatıyor. Terapist olan Linda, başına gelen her şeyin kendi hatası olduğuna inanıyor, yani kendine merhem olamıyor. Linda’yı canlandıran Rose Byrne Berlin ve Altın Küre’den ödülle döndü. Oscar’a da aday olan Byrne, “Hamnet”te Jessie Buckley’in muhteşem performansı olmasaydı favoriydi.


