İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin Pakistan ziyaretinin, ABD ile İran arasındaki uzlaşma umutlarını yeniden canlandırdığı ifade ediliyor. İran yönetiminin ‘saldırı tehdidi ve abluka altında müzakerelere hayır tavrı’nı yumuşatması, bu durumun stratejik bir manevra olarak yorumlanmasına yol açtı. Bu gelişme, Acem diplomasisinin dünyanın genel gidişatına ve ABD’nin yeni küresel stratejilerine dair bir içgörüye sahip olduğunu gösteriyor.
ABD’nin amacı, İran ile savaşı uzatarak Irak ve Afganistan gibi yeni bir stratejik bataklığa saplanmak değil. Geçmişte yaşanan tecrübeler, ABD’nin artık temkinli adımlar atma gerekliliğini ortaya koyuyor.
Donald Trump döneminden itibaren, hatta Barack Obama‘nın 2008’de iktidara gelmesinden bu yana tüm ABD başkanları, küresel siyasette Çin’i hedef alan bir strateji izlemekte. Obama ve Joe Biden dönemlerinde Arap Baharı, Suriye, Rusya, Ukrayna ve Libya meseleleri öne çıksa da esas hedef her zaman Asya-Pasifik’teki yükseliş gösteren Çin oldu.
Ancak ABD, Çin’i kuşatma çabası sırasında, farklı coğrafyalarda ve ülkelerde istemediği büyük savaşlara sürüklenerek çıkmaza girdi. Bu durumu sona erdiren isim ise Trump oldu. Müesses nizamın uygulamak istediği politikaları şimdiye dek başarıyla hayata geçiren Trump için en zorlayıcı konu ise İran oldu. Ancak bu zorluğun üstesinden geleceği izlenimi veriyor.
***
Trump, önceki başkanların sahip olmadığı esnek ve pragmatik bir yaklaşım sergiliyor. Bu durum, ünlü askeri teorisyen Carl von Clausewitz’in ‘stratejik yoğunlaşma’ tezini akıllara getiriyor. Clausewitz, yoğunlaşma ve konsantrasyon siyasetini ‘stratejinin en yüksek ve en basit yasası’ olarak tanımlar.
Bu perspektiften bakıldığında, Trump’ın İran ile savaşmak yerine neden barış yapmayı tercih ettiğini anlamak mümkün. Şiddeti artırarak barışı sağlamak mümkün olsaydı, Trump savaşın derinleşmesini seçebilirdi. Ancak savaşın yaygınlaşmasının uzlaşı yerine bataklığa saplanma riskini artırması, onu ‘stratejik yoğunlaşma’ politikası izlemeye yönlendiriyor.
ABD, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun 1900’lerin başında karşılaştığı bir paradoksla benzer bir durum yaşıyor. Dünyanın en büyük askeri gücüne sahip İngiltere‘nin ekonomik ve stratejik konumu zayıflarken, Almanya, Rusya, Fransa, Japonya ve ABD gibi yeni güçler endüstriyel üretimde ve ekonomide Londra’yı geride bırakıyordu.
Fransa ve Rusya, Afrika ve Asya’da Britanya’nın gücüne meydan okumaya başlarken, ABD ve Japonya da kendi hinterlantlarında egemenliklerini artırıyordu. Büyük Britanya büyük bir ikilem içindeydi; ya rakiplerine savaş açacak ya da Clausewitz’in tezine uygun olarak en tehlikeli rakibine odaklanarak diğerleriyle uzlaşma yoluna gidecekti.
***
İngiltere, ikinci seçeneği tercih etti. Almanya’ya odaklanarak diğer rakiplerini de yanına çekmeye çalıştı. Savunmada önceliğini anavatana verdi; uzak bölgelerin güvenliğini ise müttefiklerine devretti. Bu sayede İngiltere, çok cepheli baskıyı azaltarak Almanya ile muhtemel çatışma öncesinde güçlenme yolunu seçti.
Bu bağlamda, Donald Trump yönetimi de benzer bir ‘yoğunlaşma stratejisi’ izliyor. Trump, Çin’e karşı ulusal gücünü güçlendirmek ve müttefik sistemini güçlendirmek için cesur iç ve dış adımlar atıyor. Rusya ile uzlaşı, Gazze barışı, Suriye hamlesi, Venezuela darbesi ve İran meselesi gibi konular, Çin’e yönelik konsolidasyon stratejisinin adımları olarak değerlendirilmeli. Trump, İran ile savaşın dar kapsamlı kalmasının konsolidasyonu ilerleteceğini, savaşın uzamasının ise stratejiyi temelde zayıflatacağını fark ediyor.
Bu durum, Trump’ın İran ile savaşı derinleştirmeyeceğini ve mevcut tüm kozlarını kullanarak bir an önce uzlaşıya ulaşmaya çalışacağını gösteriyor. Çin ile sürdürülebilir bir rekabette avantaj elde etmenin başka bir yolu bulunmamakta. Bu çerçevede İran ile uzlaşı ABD için tarihi bir fırsat niteliği taşıyor ve Trump bu fırsatı değerlendirmek için tüm imkânlarını seferber edecektir.


