1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. ‘Olaylar kurmaca ama çığlık fazlasıyla gerçek’

‘Olaylar kurmaca ama çığlık fazlasıyla gerçek’

Müge İplikçi, “Sahte Cennetten Kaçış”ta tarikatları mercek altına alıyor. Yazar, “Kurmaca, hayatı anlamak için bir aynadır” diyor

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

ÜMRAN AVCI – Müge İplikçi, son romanı “Sahte Cennetten Kaçış”ta sinir uçlarına dokunan ağır ve derin bir konuyu hikâye ediyor. Gazeteci Selin, Margaret Atwood’un distopik romanı “Damızlık Kızın Öyküsü”nden ilhamla kurulan bir tarikatın peşine düşüyor. Kadınları kıskacına alan, onları köleleştirerek cinsel meta hâline dönüştüren bu karanlık yapıyı araştırırken bir anda kendisi kurban durumuna düşüyor. Tarikatın ‘frekans odası’nda elektroşokla, telkinle hafızanın, iradenin nasıl parçalandığını, kadınların nasıl delirtildiğini bizzat yaşayarak tecrübe ediyor. İstanbul Harem Otogarı’nda esrarengiz bir patlama ile açılan, o patlamanın derin ve karanlık bir yapıya uzadığı “Sahte Cennetten Kaçış”, alt metinde aile kavramını masaya yatırıyor. Roman, bir yandan da bireysel cesaretin önemine yönelik işaret fişeğinin fitilini ateşliyor.

■ “Sahte Cennetten Kaçış”ın hem çıkış yolculuğunu hem de sinir uçlarına dokunan, okuru huzursuz etmeyi başaran bu hikâyenin sizi nasıl etkilediğini anlatır mısınız?

Bu hikâye, uzun süre zihnimi oyaladı ve elimdeki başka bir romanı engelleyerek öne çıktı. Etrafımda gördüğüm, gazetelerde okuduğum, “nasıl olur” diye içimin sızladığı tüm o anlatılar bu anlattığım romanda boy gösterdi diyebilirim. Bir noktada, artık sessiz kalamayacağımı hissettim. Yazarken elbette derinden etkilendim. Özellikle kadın bedeninin ve ruhunun bir ‘meta’, bir ‘itaat makinesi’ hâline getiriliş sürecini kelimelere dökerken öfkelendim ve derin bir yalnızlık hissettim. Ama aynı zamanda, anlatmak, görünür kılmak, o karanlık dehlizlerde bir mum yakabilmek umudu da hep diri tuttu beni. Bu psikolojik yük ancak karakterlerimin içinde bir kıvılcım, bir direnç ışığı gördükçe hafifledi. Onların sessiz çığlığını duyurabilmek, benim için bir nevi nefes alma alanı oldu diyebilirim.

■ Hikâyenin çatısını her ne kadar tarikatlar oluştursa da temelinde aile kavramını sorguluyorsunuz. Kurbanların hepsi ailesinden, anne babasından yaralı…

Görünen çatı ‘tarikatlar’ ama temeldeki zemin, hepimizin içinde bir şekilde bulunan ‘aile’ kodlarımız. O tarikata sığınan her kadın, aslında doğduğu ailede tamamlanmamış, onarılmamış ve çözülmemiş bir şeylerin peşinde. Katı kurallar, mutlak itaat bekleyen bir baba figürü arıyor belki de ya da kaybettiği güveni, sığınacak bir limanı… İronik olan durumsa şu: Gerçek ‘ev’i, yani kendi içindeki o sağlam, özgür ve güvenli yeri bulmak için, dışarıda kendisine sunulan sahte, hapishaneye dönüşmüş bir ‘ev’e kapatıyorlar kendilerini. Buradaki trajedi, yaranın panzehri zannedileniyle yeniden yaralanmak, incinmek ve bir kez daha zedelenmek.

■ Hikâyede frekans odasına gitmeye ‘altın günü’ deniyor. Bir de ‘vize’ kavramı var. Vize metaforu üzerinden kadınların hayatını yönetme iradesini kendi elinde tutmasının altını çizelim…

Tarikattaki ‘vize’, kadının bedeni ve yaşamı üzerindeki tüm kontrolü elinde tutan eril otoritenin somutlaşmış hâli. Bu, kadının kendi hayatının sürücü koltuğundan indirilip bir yolcu, hatta bir eşya konumuna indirgenmesi, yok edilmesi anlamına geliyor. 

Küçük kıvılcımlar nasıl yangına dönüşür? 

■ Romanda toplum ve devlet düzenini tehdit eden bu karanlık oluşuma karşı bireysel cesaret öne çıkıyor. Bireysel cesaretle mi üstesinden geliriz karanlığın?

Tarikat gibi topluluklar, bireyi eritmek, ‘biz’in içinde yok etmek üzerine kurulu. Orada cesaret, çoğu zaman ‘itaat’ ile eşanlamlı. Oysa gerçek cesaret, kalabalığa, baskıya, hatta korkuya rağmen kendi sesini duymak ve o sesi çıkarabilmekte saklı. Bu, kükreyerek yapılan bir isyan olmak zorunda da değil; bazen bir suskunluğu bozmak, bazen bir kapıyı çekip çıkmak, bazen de sadece içinden “bu yanlış” diye fısıldayabilmektir. Romanımdaki karakterlerde, bu küçük kıvılcımların nasıl bir yangına dönüşebileceğini göstermek de istedim. Bireysel cesaret, en karanlık sistemlerin bile çatırdamasını sağlayan o ilk ince çatlaktır.

■ Kitaptaki, “Hayat sanatı taklit ediyormuş” cümlesini not ettim. Hayat mı kurmacaya, kurmaca mı hayata öykünüyor?

Sanırım her yazarın kafasını kurcalayan temel sorulardan biri bu. Ben şöyle düşünüyorum: Hayat ve kurmaca, aynı nehrin iki yakası gibi. Bazen o kadar iç içe geçerler ki, hangi tarafta olduğunuzu şaşırırsınız. Yaşadığımız gerçekler, bazen en usta yazarın bile kurgulayamayacağı kadar çarpıcı, acı veya tuhaf. Kurmaca ise bu karmaşık, dağınık gerçekliği alıp onun ruhuna, özüne ulaşmaya çalışan bir araçtır. Romanımdaki olaylar ‘kurmaca’ ama hissettirdikleri, dokundukları yaralar, attığı ‘çığlık’ fazlasıyla gerçek. Belki de kurmaca, hayatın ta kendisini anlamak için bir mercek, bir aynadır. Ve sanıyorum ki bazen, o aynada gördüğümüz şey, beklediğimizden çok daha gerçek, çok daha yakıcı olabilir. Edebiyatın gücü de burada zaten.

 

‘Olaylar kurmaca ama çığlık fazlasıyla gerçek’
+ -
Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Bizi Takip Edin
KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.